ana sayfa

ÇEVRE, ETİK SORUMLULUK BİLİNCİ VE KARPAZ*

Dr. Derviş Yüksel - Akdeniz Rüzgarı Birliği YK Üyesi

Son 40 yıllık dönemde Kıbrıs’ta yönetimin bölünmesi, çevre kaynakları üzerinde olumsuz etki yapmış, ingiliz sömürge yönetimi döneminde fonksiyonel, sorunlara ve uygulamaya yönelik yasal düzenlemelerle sağlanan çevre yönetimi savsaklanmıştır.  Özellikle, ülkemizde 1977 yılında uygulamaya konulan ve Güney Kıbrıs’ta taşınmaz mal bırakan KKTC vatandaşlarına, eşdeğerde Kıbrıslı Rumlara ait malların tahsisi amacını taşıyan 41/1977 sayılı İskan, Topraklandırma Ve Eşdeğer Mal Yasası ile getirilen uygulamalarla Annan Planı'nın öngördüğü mülkiyet rejimi zaman içinde siyasi amaçlarla çevresel kaynakların yağmalanması görevini üstlenmiş ve ülkede kamu yararı güden çalışmaların yapılması önünde büyük engel oluştururken, toplumdaki ahlaki değerleri de büyük oranda erozyona uğratmıştır.

Kuzey Kıbrıs’ta uygulanmakta olan doğal kaynak ve demografik yapıya ilişkin politikalar, çevresel kaynaklar üzerindeki baskıyı artırmış, bu da çeşitli faktörlerle birleşerek toplumun küçük bir kesimine çevresel kaynaklar üzerinden büyük rantlar elde etme kapısını açarken; büyük bir kesime ise, dış göçten başka bir seçenek bırakmamıştır.  Bu durum Kuzey Kıbrıs’ta Kıbrıslı Türklerin varlığını tehdit eder boyutlara ulaşarak, toplumda psiko-sosyal travmalara yol açmış, uluslararası bir sorun olan Kıbrıs sorununun çözüm yollarını tıkayarak geleneksel ve çevresel güvenliği uluslararası düzeyde tehdit eder bir ortam yaratmıştır.  

2004 yılında gerçekleştirilen Annan Planı Referandumu sonrasında, 41/1977 sayılı İTEM Yasası ve Annan Planı Mülkiyet rejiminin oluşturduğu temel üzerinde, önceleri eşdeğer kapsamındaki çevre kaynakları büyük baskı altına alınarak gelişigüzel yapılaşmaya açılmış, ardından Kıbrıslı Türklere ait taşınmaz mallara yoğun bir talep yaratılarak yağmalanmış ve en sonunda sıra çeşitli yasal düzenlemerle koruma altında bulunan Karpaz Milli Parkı gibi alanların yağmalanması gündeme gelmiştir.

Bu durum, çevre koruma ile kalkınmayı çatışma halinde gören anlayışın hukuk ve yasa tanımaz tutumu nedeniyle, küçük Adamızın, taşıma kapasitelerinin aşılmasıyla  büyük bir sosyal ve fiziksel stress altına girdiği, insanlarımızın yaşam kalitesinin her geçen gün düşmekte olduğu bir ortam yaratarak  ekolojik cinayetlere kapı açmış bulunmaktadır.

Kastros yerlesim yeri gibi binlerce yıllık tarihi ve arkeolojik alanlar  tahrip edilmesi; katı ve sıvı atıkların başta dereler, kıyılar ve vahşi depolama alanları olmak üzere gelişigüzel çevreye bırakılması; Beşparmak Dağlarının vahşi bir biçimde çalıştırılan taş ocaklarının ekolojik dengeyi olumsuz yönde etkileyecek fiziki degişliklere uğratılması; derelere yapılan müdahaleler sonucu, yakın bir gelecekte su rezervlerinin azalması riski; yasaların amir hükmüne rağmen, halka ait ormanların hızla turistik ve ticari yatırımlarla yok edilmekte olması; yerel kültürün bir parçası olan eski köy dokuları ve kent parçalarının ayrım yapılmadan temizlik bahane edilerek yıkılması; inşaat furyasının sonucunda binlerce zeytin ve harup ağacının sökülüp yerine kar amaci ile satılan villalar inşa edilmesi; Kuzey Sahil Yolu gibi büyük altyapı çalışmalarının hiçbir ihtiyaç ve etki hesaplanmadan projelendirilmesi ve bunun da tarihi ve arkeolojik mirasımızı tehdit eder sonuçlar doğurması; planlama altında ortaya konan araçların kaynak dağılımının yağmalanmasına hizmet eder biçimde düzenlenmesi; bu ekolojik cinayetlerin bir kısmını oluşturmaktadır.

Son olarak, Akdenizin en önemli biyolojik çesitlilik alanı, tarihi ve arkeolojik sit alani ve ayni zamanda Milli Park Alanı Dipkarpaza direkler üzerinde elektrik hattı çekilmesi projesi, ekolojik cinayetleri felakete dönüştürecek ve Kıbrıs Adası açısından bir milat teşkil edecek denli olumsuz bir girişimdir.  Ülkemiz aydınlarının yalnız çevresel açıdan değil, ekonomik, sosyal ve siyasi sonuçları açısından da bu olayı değerlendirmeleri ve ona göre tavır takınmaları gerekmektedir.  Karpazdan önce ve Karpazdan sonra (K.Ö. ve K.S.) sözcükeri literatürümüze geçmeden uyanmak zorundadırlar.

KKTC Anayasasının 38, 39, 40 ncı maddeleri; kıyıların korunması, tarih, kültür ve doğa varlıklarının korunması ile, çevre hakkı ve milli parkların oluşturulması ve 159 ncu maddesi ormanların korunması konusunda ülkeyi yöneten otoritelere görev ve sorumluluklar yüklemektedir. 

Çevre Yasasının çeşitli maddeleri, bugün herkesin dilindeki Sürdürülebilir kalkınmadan, çeşitli çevre kaynaklarının yönetilmesine ve Çevre Koruma Alanları gibi alanlar konusunda amir hükümler içermekte (11nci Madde), birçok Bakanlar Kurulu kararları, Anıtlar Yüksek Kurulu kararları ve emirnameler ile bunun dışındaki birçok yasal düzeneme bu konudaki yasal prosedür ve düzenlemeleri oluşturmaktadır.

Tüm bu yasal düzenlemeler Karpaz Milli Park Alanını bir ekolojik felaketten kurtaramıyorsa, o zaman sorulması gereken soru şudur: Burası bir Muz Cumhuriyeti midir? Anayasanın 100ncü maddesindeki hukukun üstünlüğü ve bir insan hakkı olan Çevre hakkı, anayasa ve yasalara bağlılıkla and içmiş olan sorumsuz Cumhurbaşkanı ve her türlü yönetsel ve hukuksal sorumluluğu bulunan Başbakan ve bakanlar böyle bir durumu nasıl hazmediyor? 

Çevrenin korunması iki şekilde olur.  Birincisi hukuk yoluyla, ikinci ise etik sorumluluk bilinciyle... Bugünkü mücadele yönetsel ve hukuksal sorumluluklarını yerine getirmek istemeyen otoritelerle, etik sorumluluk bilincine sahip sivil toplum örgütleri, onlara destek veren medya ve aydınlar arasındadır.

Anıtlar Yüksek Kurulunu suçlayan Cumhurbaşkanı, “Herşeye rağmen Karpaza elektrik gidecektir” diyen Başbakan, “bakir olmak fakir olmayı gerektirmez” diyen Milletvekili, “elektrik gidecek, bölge korunacak” diyen İçişleri ve Çevre Bakanları, “ikna oldum” diyen köşe yazarı, ve projeyi finanse eden TC Elçisi...Acaba gece yatağa girdiklerinde bölgedeki canlıların sonunu hayal edebilecek cesarete sahip midirler?

Sonuç olarak ortaya çıkan gerçek şudur:

Ülkemizdeki yönetsel ve hukuksal sorumluluklarını yerine getirmek istemeyen otoriteler açısından; İTEM Yasası-Annan Planı Mülkiyet Rejiminin oluşturduğu politikanın son aşaması olarak, Adamızın kıt doğal kaynaklarının yerli/yabancı şirketlerce paylaşımının tamamlanabilmesi için, yukarıdaki ekolojik cinayetleri ekolojik felakete dönüştürecek, Akdeniz'in en önemli biyolojik çeşitlilik alanı, tarihi ve arkeolojik sit alanı ve ayni zamanda Milli Park Alanı ve AB yasal prosedürleri çerçevesinde Bakanlar Kurulunca Özel Koruma Bölgesi ilan edilmiş olan Dipkarpaza elektrik altyapısı götürülmesi projesini uygulamaları gerekmektedir.

Etik sorumluluk bilincine sahip Sivil Topum Örgütleri açısından; çevre yönetim stratejilerinin uygulanmasında en önemli  nokta çevre koruma ile kalkınma ilişkilerinin optimum bir dengede tutulabilmesidir. Bunun sağlanmasında en büyük etken ise çevre ve kalkınma ilişkilerinde karşı karşıya gelen tarafların etik anlayışıdır. 

Bu bağlamda geçerli etik anlayışın sağlanması, bir yandan sürdürülebilir kalkınmanın etik çerçevesinin örgün ve yaygın eğitim bazında toplum gündemine getirilmesi, diğer yandan çevre konusunda toplumun ve bireyin ahlak değerlerine dayanan “iyiyi ve doğruyu belirleyen davranış kalıplarının tüze normları haline getirilerek güvenceye bağlanmasını”  gerektirmektedir (R. Keleş).

Yazımı pek değerli hocam Prof. Dr. Ruşen Keleş’ in şu özlü sözleriyle bitirmek istiyorum.  “Çevreye, kararları, eylemleri, sözleri ve imzalarıyla en büyük zararları verenler arasında, çok yüksek konumlardaki yetkililerin, yöneticilerin, giderek (hatta) kimi bilim adamlarının da bulunduğu hesaba katılarak asıl güvencenin, diploma yerine ‘etik sorumluluk bilinci’ 'nin geliştirilmesinde olduğu her fırsatta yinelenmelidir”

* 12 Ağustos 2007 Pazar gün Kıbrıs Gazetesi Konuk Yazar köşesinde yayınlanmıştır.